Karabük, emeğin ve alın terinin başkentidir deriz hep. Ancak son zamanlarda bu güzel şehirde, fabrikaların bacasından çıkan dumandan daha kirli bir şey yayılıyor: Dedikodu ve özel hayat üzerinden yürütülen itibar suikastları. Aslında başka şeyler yazmayı planlıyordum, fakat gazeteci bir arkadaşımızın bir yazısına denk geldim ve sonrasında düşündüm bu şehirde bundan beslenen ne çok insan var yazık!
Küçük şehirlerde yaşamanın o sıcak, samimi komşuluk ilişkileri, ne yazık ki yerini bir “gözetleme kulesine” bırakmış durumda. Birinin ne yediği, kiminle görüştüğü, mesai saati dışındaki hayatı; bir bakıyorsunuz ki kentin en büyük “meselesi” haline gelmiş. Üstelik bu durum sadece boş vakit uğraşı değil; artık profesyonel bir yok etme silahı olarak kullanılıyor.
Muktedirlerin “Özel” Silahı
Burada durup bir parantez açmak gerekiyor. Bazen elinde makam ve mevki gücü bulunduran bazı isimlerin, bu gücü insanların özel hayatlarını deşifre etmek ya da manipüle etmek için ya da kendi zevkleri için kullandığını görüyoruz. Kendi koltuğunu sağlama almak ya da birini saf dışı bırakmak için bel altı vuruşlar yapmak, sadece o kişiye değil, bu şehrin adalet duygusuna ihanettir.
Makamın verdiği yetki size insanların hayatlarını yönetme hakkı verir, mahremiyetlerini ihlal etme ya da onları “ahlak bekçiliği” adı altında yargılama hakkı değil!
Değerlerin Arkasına Saklanan Kirli Eller
En acısı da ne biliyor musunuz? Bu itibar suikastlarını yapanların çoğunun; namus, din ve gelenek gibi kutsal kavramların arkasına sığınması. Bir insanın ekmeğiyle oynamak, onu toplum içinde itibarsızlaştırmak hangi inanç sisteminde “doğru” kabul edilebilir?
Gerçekten değerlerimizi korumak mı istiyoruz? O halde önce “kul hakkına” ve “mahremiyete” saygı duymayı öğrenmeliyiz. Bir çalışanın işindeki başarısını değil de akşam hangi kapıdan girdiğini tartışıyorsak, orada ne dinden bahsedebiliriz ne de ahlaktan.
İş ve Özel Hayat Arasındaki O İnce Çizgi
Şunu artık kabul etmeliyiz: Bir insanın işini layığıyla yapması, mesai saatleri içinde kurumuna değer katması yeterlidir. Mesai bittiğinde, o kişi sadece bir “bireydir”. Özel hayatı, kimseye zarar vermediği sürece sadece kendisini ve ailesini ilgilendirir. İnsanları özel hayatlarındaki tercihlerinden dolayı işinden etmek, onları toplum dışına itmeye çalışmak modern bir engizisyon mahkemesi kurmaktan farksızdır.
Karabük halkına ve bu yolu kendine meslek edinenlere sesleniyorum: Gelin, başkalarının hayatlarını “malzeme” yapmaktan vazgeçelim. Birinin itibarını zedelemek için harcanan o enerjiyle bu şehre daha kaç kütüphane, kaç fabrika, kaç park yapılır bir düşünün.
Unutmayın; başkasının evinin perdesini aralayanın, kendi evindeki yangını görmeye vakti kalmaz. Bugün başkasının mahremiyetini “sos” yapıp yiyenler, yarın o sofrada kendilerinin kurban edileceğini bilmelidir.
İtibarı başkalarının ağzında değil, kendi karakterimizde arayacağımız günlere…
Yazar:
Prof. Dr. Anıl ERTOK
Güzel Sanatlar ve Tasarım Fak. e. Dekanı









Toplumun hastalıklı yönünü çok güzel anlamışsınız hocam yüreğinize sağlık 🙏