Her yıl mayıs ayında aynı cümleleri duyuyoruz:
“Engelleri birlikte aşalım.”
“Sevgi varsa engel yoktur.”
“Bir gün herkes engelli olabilir.”
Peki gerçekten neyi aşıyoruz?
Ve asıl engel nerede başlıyor?
Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir: Sorun bireyin engeli mi, yoksa toplumun engelleyici yapısı mı?
Bu nedenle son yıllarda “engelli birey” yerine “engellenen birey” ifadesi daha fazla tartışılmaya başlandı. Çünkü çoğu zaman kişiyi zorlayan durum; yalnızca fiziksel, görsel ya da işitsel farklılığı değil, erişilemeyen kaldırımlar, uygun olmayan eğitim sistemi, ayrımcı istihdam politikaları ve toplumun önyargıları oluyor.
Bir tekerlekli sandalye kullanan bireyin önündeki en büyük engel bazen merdivendir.
Bir görme engelli bireyin önündeki engel erişilebilir olmayan dijital sistemlerdir.
Bir otizmli bireyin önündeki engel ise çoğu zaman anlayış eksikliğidir.
Yani bireyden önce, sistemi konuşmak gerekir.
Bugün farkındalık çalışmaları artıyor. Sosyal medyada kampanyalar yapılıyor, kamu spotları yayınlanıyor, seminerler düzenleniyor. Bunlar elbette kıymetli adımlar. Ancak önemli olan soru şudur: Farkındalık, davranış değişikliğine dönüşüyor mu?
Çünkü bir gün boyunca yapılan paylaşımlar, ertesi gün erişilemeyen bir okul kapısında anlamını yitirebiliyor.
Engelli bireylerin sağlık hakkı hâlâ birçok noktada tam anlamıyla erişilebilir değil. Hastanelerde fiziksel erişim artsa bile iletişim erişilebilirliği her zaman sağlanamıyor. nörogelişimsel farklılıklara uygun hizmet modelleri yeterince yaygınlaşmıyor.
İstihdam konusunda ise çoğu zaman “zorunlu kota” anlayışının ötesine geçilemiyor. Oysa mesele yalnızca işe almak değil; üretime, yönetime, karar süreçlerine eşit katılım sağlayabilmektir.
Yine de tüm tabloyu karamsarlık üzerinden okumak haksızlık olur.
Geçmişe kıyasla önemli gelişmeler olduğu açık. Erişilebilirlik konusunda daha fazla yasal düzenleme yapılıyor. Toplumsal görünürlük artıyor. Engelli bireyler artık yalnızca yardım alan kişiler olarak değil; akademide, sanatta, sporda, siyasette ve çalışma hayatında aktif özne olarak daha güçlü biçimde yer alıyor.
Belki de en doğru yaklaşım, ne “hiçbir şey değişmiyor” demek ne de mevcut durumu yeterli görmek.
Asıl hedef; yapılan her ilerlemeyi kabul ederek daha iyisini talep edebilmek olmalıdır.
Çünkü gerçek kapsayıcılık, yalnızca özel günlerde hatırlamakla değil; şehirleri, okulları, hastaneleri, iş yerlerini ve dili yeniden düşünmekle mümkündür.
Ve belki o zaman mesele “engelli birey” ya da “engellenen birey” tartışmasının ötesine geçer.
Çünkü hiçbir bireyin, haklarına erişebilmek için ekstra mücadele vermek zorunda kalmadığı bir toplumda, asıl farkındalık zaten gerçekleşmiş olacaktır.
Yazar:
Öğr. Gör. Ümit TOPCUOĞLU









yorum Yap