İnsan bazen hayatı yanlış yerden anlamaya başlıyor.
Kendini makamıyla tanıtıyor.
Kartvizitine sığdırıyor karakterini.
Başarıyı; daha çok görünmek, daha çok kazanmak, daha çok yükselmek sanıyor.
Oysa hayatın en acı gerçeği şudur:
İnsan çoğu zaman peşinden koştuğu şeylere ulaştığında mutlu olmuyor, sadece daha yorgun oluyor.
Bugün birçok insanın ruhu tükenmiş durumda.
Çünkü herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor.
Daha iyi bir kariyer…
Daha yüksek bir maaş…
Daha güçlü bir makam…
Daha fazla alkış…
Ama kimse durup şunu düşünmüyor:
“Bütün bunların sonunda gerçekten ne kalacak?”
Bir gün emekli olunan bir makam için kırılan insanlar…
Bir imza yetkisi uğruna kaybedilen dostluklar…
Bir kariyer basamağı için sessiz kalınan haksızlıklar…
Sonra insan aynaya bakıyor ve şunu fark ediyor:
Başarı bazen insanın içindeki boşluğu daha görünür hale getiriyor.
Çünkü insanın değeri bulunduğu koltukla ölçülseydi, tarihteki en yalnız insanlar en güçlü olanlar olmazdı.
Makam geçici…
Şöhret geçici…
Kalabalıklar geçici…
Bugün etrafında onlarca insan olan birinin, yarın telefonunun bile susabileceğini hayat defalarca gösterdi bize.
Menfaatin olduğu yerde sadakat çoğu zaman ömürlük olmuyor.
Asıl mesele yükselmek değil;
yükselirken kirlenmemek.
Çünkü bazı insan zirveye çıkarken vicdanını aşağıda bırakıyor.
İşte tam da bu yüzden etik sadece kitaplarda yazan kurallar değildir.
Etik; insanın karanlıkta da doğru kalabilmesidir.
Kimse görmezken de vicdanına ihanet etmemesidir.
Bugün dünyanın en büyük krizlerinden biri ekonomik değil aslında.
Vicdan krizi.
İnsanlar artık acıya bile hızla alışıyor.
Bir felaket haberi birkaç saat sonra sıradanlaşıyor.
Bir insanın en çaresiz anı birkaç saniyelik görüntüye dönüşüyor.
Bir kazazedeyi görüntü uğruna teşhir etmek…
Bir hastanın mahremiyetini hiçe saymak…
Bir yalan haberi doğrulamadan yaymak…
Bir insanın acısını reytinge dönüştürmek…
Bunların hepsi insanlığın sessiz kırılmalarıdır.
Bazı şeyler yasal olabilir ama ahlaki değildir.
Mahremiyet sadece bedenin değil, insan onurunun korunmasıdır.
Bir insanın en güçsüz anına saygı gösterebilmek ise karakter meselesidir.
Bugün sosyal medya çağında herkes konuşuyor ama çok az insan düşünüyor.
Herkes görüyor ama çok az insan hissediyor.
Oysa gerçek medeniyet; güçlü olmak değil, merhametli kalabilmektir.
Bir afet anında bunu daha net anlıyoruz.
Deprem olduğunda…
Yangın çıktığında…
Bir insan enkaz altında kaldığında…
Kimse kimsenin makamını sormuyor.
İnsan sadece bir el arıyor.
Bir umut arıyor.
Bir vicdan arıyor.
İlk yardım dediğimiz şey bile aslında insanlığın özeti değil mi?
Tanımadığın bir insan için zamanla yarışmak…
Bir yabancının nefesini kendi yakının gibi önemsemek…
İnsanı insan yapan şey yalnızca bilgi değil; vicdandır.
Hz. Muhammed’in hayatına baktığımızda insanların ona neden “El-Emin” dediğini daha iyi anlıyoruz.
Çünkü güven, makamdan önce geliyordu.
Doğruluk, çıkarın önündeydi.
İnsanlık, gösterişten daha kıymetliydi.
Hz.Ömer bin Hattab ise adaletin yalnızca mahkemelerde verilen kararlardan ibaret olmadığını gösterdi.
Onun adalet anlayışında güçlü olanın değil, haklı olanın değeri vardı.
Bir çocuğun açlığıyla kendi sorumluluğu arasında bağ kurabilecek kadar büyük bir vicdana sahipti.
Geceleri halkın arasında dolaşması, omzunda un çuvalları taşıması aslında bize şunu anlatıyordu:
Gerçek makam; insanlara yukarıdan bakmak değil, onların yükünü omuzlayabilmektir.
Bugün ise insanlar güvenilir olmaktan çok başarılı görünmeye çalışıyor.
Belki de hayatın sonunda bize kimse kaç kişiyi yönettiğimizi sormayacak.
Kaç makam gördüğümüzü…
Kaç unvan taşıdığımızı…
Kaç kişiden alkış aldığımızı…
Ama vicdan mutlaka şunu soracak:
“İnsan kalabildin mi?”
Çünkü günün sonunda bütün makamlar devredilir.
Bütün alkışlar susar.
Bütün kalabalıklar dağılır.
Geriye yalnızca insanın karakteri kalır.
Yazar:
Öğr. Gör. Ümit TOPCUOĞLU









yorum Yap