Seyahatimiz, uçakla Erzurum’a iniş yapmamızla oldukça konforlu ve sorunsuz bir şekilde başladı.
Erzurum’un o tarihi atmosferine girdiğimizde bizi ilk karşılayan, şehrin sembolü olan ve mimarisiyle büyüleyen Çifte Minareli Medrese oldu. Tabii Erzurum denince akla gelen ilk lezzet olan Cağ Kebabı’nı da yerinde deneme şansımız oldu ki gerçekten anlatıldığı kadar harikaydı.
Buradan Sarıkamış’a geçtiğimizde ise bizi bambaşka bir dünya karşıladı; Sarıkamış kayak merkezi hayatımda gördüğüm en güzel piste sahipti. Kristal kar yapısı ve o eşsiz doğasıyla kayak yapanların cok mutlu olduklarinı gorebiliyorduk. Kars’a geçtiğimizde Rus mimarisinin estetiği ve akşamları ışıl ışıl süslenmiş mekanlar bizi karlar ülkesinde bir masalın içindeymişiz gibi hissettirdi. Burada kaldığımız otel oldukça küçüktü ancak çalışanların o kadar tatlı ve içten bir yaklaşımı vardı ki, bu durumu hiç sorun etmedik. Kars’ta Kazım’ın Yeri adlı mekanda içtiğimiz paça çorbası ise damağımızda kalan en güzel tatlardan biri oldu. Çıldır Gölü’nün dondurucu soğuğunda, göl kenarındaki küçücük bir kulübede içtiğimiz sıcak şarap ise dondurucu havayı unutturan en samimi molaydı.


Yolculuğumuz Van’a doğru devam ettiğinde, kışın gerçek yüzüyle karşılaştık. Van’da asfaltın görünmeyeceği kadar yoğun bir kar yağışı vardı; her yer bembeyaz bir sessizliğe bürünmüştü. Bu dondurucu iklimin ortasında Van halkının inanılmaz misafirperverliği ve samimiyeti içimizi ısıttı. Van Gölü’nün ortasındaki Akdamar Adası ve üzerindeki tarihi kilisenin o karlar arasındaki asil duruşu, tarihin köklü mirasını bir kez daha hatırlattı. Van mutfağında yediğimiz inci kefali ve yerel otlarla hazırlanmış o özel çorba tek kelimeyle harikaydı. Bölgedeki dağ otları inanılmaz bir çeşitliliğe sahipti ancak kilosunun 3.000 TL olduğunu öğrendiğimde hepsini alamamanın burukluğunu yaşadım; tam anlamıyla yerel bir hazine gibiydiler.
Ancak bu güzel seyahatin en maceralı ve zorlu kısmı dönüş yolculuğumuzdu. Tatvan’dan trenle yaptığımız dönüş, başlarda camdan süzülen kar manzaralarıyla harika bir atmosferde başladı. Fakat akşam olup hava kararınca trenin bozulmasıyla birlikte işler bir anda değişti. On saatlik bir rötarla sonuçlanan bu sıkıntılı süreçte görevlilerle konuştuğumuzda, trenlerin oldukça eski ve bakımsız olduğu gerçeğini öğrendik. Doğu Ekspresi trenlerinin çoğunun bu bakımsızlık nedeniyle sürekli rötarlı gittiği gerçeği, bölge turizmi adına Ulaştırma Bakanlığı tarafından acilen ele alınması gereken üzücü bir durum.


Tüm bu yolculuk boyunca bize rehberlik eden tur şirketi maalesef pek başarılı sayılmazdı. 45 yıllık tecrübesiyle rehberimiz ise mesleğinden artık biraz yılmış, bilgi vermekten kaçınan ama bu haliyle bir o kadar komikleşen nev-i şahsına münhasır bir adamdı. Şirketin ve organizasyonun tüm eksikliklerine rağmen, turdaki diğer insanlarla kurduğumuz bağlar her şeyi telafi etti. Öyle güzel, öyle içten insanlarla tanıştık ki, bazılarıyla uzun yıllar görüşmeyi hayal ettiğim dostluklar kurduk. Doğu’nun o sert kışında, insanların sıcaklığı ve kurulan bağlar bu yolculuğun en değerli kazanımı oldu.
Haftaya sizlerle Yunanistan ve Fransa’daki güzellikleri paylaşacağım.
Sağlık ve huzurla kalın…
Yazar:
Prof. Dr. Anıl ERTOK
Güzel Sanatlar ve Tasarım Fak. e. Dekanı











yorum Yap