Tarihin bazı dönemleri vardır ki; yalnızca siyaseti değil, insan onurunu da yaralar.
28 Şubat 1997…
Resmî kayıtlarda bir “Milli Güvenlik Kurulu toplantısı” olarak geçen; ancak toplumun hafızasında derin bir kırılma olarak yer eden bir süreç…
Bu süreçte tanklar şehir meydanlarında yürümemiş olabilir. Ama ayrımcı bir zihniyet, insanların hayatlarının tam ortasından geçti. Sessizce… sistematik bir şekilde… gündelik hayatın içine sızarak…
Üniversite kapılarında eğitim hakkı engellenen genç kadınlar…
Kamu kurumlarında çalışmasına izin verilmeyen meslek sahipleri…
Ve belki de en acısı; hastane kapılarında sağlık hizmeti alamayan başörtülü kadınlar…
Bir annenin çocuğu için acil servise başvurduğunda, önce kimliğinin değil kıyafetinin sorgulanması…
Bir hastanın tedaviye ulaşabilmek için inancı ile sağlığı arasında tercih yapmaya zorlanması…
Doğum sancısı çeken bir kadının, yalnızca başörtüsü nedeniyle sağlık hizmetine erişimde zorluk yaşaması…
Bunlar birer istisna değildi.
Bunlar, darbeci zihniyetin toplumsal hayata sirayet etmiş yansımalarıydı.
Sağlık; en temel insan hakkıdır.
Hiçbir ideoloji, hiçbir bürokratik karar, hiçbir vesayet anlayışı bu hakkın önüne geçemez.
Ancak 28 Şubat sürecinde, ayrımcı uygulamalar yalnızca eğitim alanında değil; sağlık hizmetlerine erişimde de kendini gösterdi. Bu durum, bireylerin yalnızca akademik ya da mesleki geleceklerini değil; doğrudan yaşam haklarını tehdit eden bir boyuta ulaştı. Çünkü sağlık hizmetine erişimin engellenmesi; yalnızca bir hak ihlali değil, aynı zamanda insan onurunun zedelenmesidir.
Darbeci zihniyet, toplumun bir kesimini “makbul” diğerini ise “öteki” olarak tanımladığında; insanlık onuru da yara aldı…..
28 şubat da Ayrımcılık, önce kapılarda başladı… sonra hayatın her alanına yayıldı.
Eğitimde, istihdamdan, sağlığa kadar sirayet etdi.
Ve en çok da gençliğin umutlarını hedef aldı….
28 Şubat; yalnızca bir siyasi müdahale değil, farklı yaşam tarzlarına sahip bireylerin kamusal alandan dışlanmaya çalışıldığı bir dönemdi. Bu dışlanma, bir neslin hafızasında derin izler bıraktı. Kimi zaman yarım kalan bir eğitim, kimi zaman yapılamayan bir meslek, kimi zaman da geleceğe yönelik hayaller.
Bugün geçmişe bakıldığında, o dönemin en büyük tahribatının fiziksel değil; psikolojik ve toplumsal olduğu daha net anlaşılmaktadır. Güven duygusunun zedelenmesi, kamusal alanda var olma hakların tartışmaya açılması ve temel hizmetlere erişimin ideolojik filtrelere takılması…
Tüm bunlar, geleceğe bırakılan ağır bir mirastır.
Bu nedenle 28 Şubat’ı hatırlamak; yalnızca geçmişi anmak değil,
ayrımcılığın ve vesayetçi anlayışın her türüne karşı ortak bir bilinç geliştirmektir.
Yazar:
Öğr. Gör. Ümit TOPCUOĞLU









Ümit bey sayın hocam elinize kaleminize sağlık. 28 Şubat post modern darbe sürecini çok güzel anlatmış ve özetlemişsiniz.
Vefatının 15. Sene-i devriyesinde Milli Görüş Lideri Prof.Dr. Necmettin Erbakan hocamızı rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun.