Resim öğrencisi olmak dışarıdan bakıldığında rengârenk bir hayal dünyası gibi görünür; fırçalar, tuvaller, boyalar ve ilham perileri…
Ama gerçekte o boyaların fiyat etiketi, bir öğrencinin cebindeki son paraya denk gelir. Bir tüp yağlı boya, bazen bir haftalık yemek parasına mal olurken, tuval almakla market alışverişi arasında bir tercih yapmak zorunda kalırsınız. Sosyal hayat ise çoğu zaman elde kalanla yetinmeyi öğrenmek demektir: “Bugün gelmeyeyim, malzeme alacağım” cümlesi, arkadaş buluşmalarına bahaneden çok bir gerçektir. Biz resim öğrencileri, sadece eser üretmiyoruz; her gün, sanatla yaşamanın bedelini ödemeye çalışıyoruz.
Sanat eğitimi, yalnızca yetenekle değil, ciddi bir maddi dayanıklılıkla da yürür. Okul listelerinde yazan her malzeme, piyasada katlanan fiyatlarla karşımıza çıkar. Bir eskiz defteri, karakalem seti, fiksatif sprey, pastel boya, asetat kağıdı, akrilik… Liste uzar gider, ama öğrenci bütçesi hep sınırlıdır. Devlet desteği yok denecek kadar az, okulun sunduğu imkanlar ise çoğu zaman yetersizdir.
Hocalar “iyi malzeme kullanın” der, ama hiçbiri bu malzemenin neye mal olduğunu sormaz. Bazılarımız ikinci el boya bulmaya çalışır, bazıları ise aynı fırçayı aylarca kullanarak çizim yapmaya devam eder. Hatta bazen ödevi yapacak karton bulamadığımızda, eski işlerimizi kesip yeniden kullanırız. Sanat üretmenin romantik hali, yerini geçinmeye çalışan bir öğrencinin dayanıklılığına bırakır.
Sanat eğitimi, bir ülkenin kültürel geleceğini şekillendiren en önemli yapı taşlarından biridir. Ancak bu taşı omuzlamaya çalışan öğrenciler, çoğu zaman yalnız bırakılır. Sanatın maddi yükünü taşırken, manevi olarak da yıpranırız: “Resim okuyorsun, ne güzel!” diyenlerin bilmediği bir gerçek var; bu güzellik, çoğu zaman fedakârlıkla ayakta durur.
Eğer sanat üretmek istiyorsak, önce sanat öğrencilerinin insanca şartlarda üretmesini sağlamalıyız. Çünkü yarım kalan bir çizim, sadece eksik bir iş değil; belki de susturulmuş bir ses, ertelenmiş bir hayaldir.
Yazar:
Azra Ecemsu ARSLAN
Sanatçı Adayı









yorum Yap