Paris gezimi belki hatırlarsınız bir ay kadar önce gitmiştim 4 gün kaldım bu güzel sehirde ama aklım hala o her köşe başında karşıma çıkan “koşucu ordusunda”. Şehre dışarıdan baksanız dersiniz ki herhalde herkes Olimpiyatlara hazırlanıyor.
Ama öyle değil. Parisli, neden bu kadar çok koşuyor biliyor musunuz? Çünkü insanların bir “yaşam sanatı” dertleri var. Sabah yediği o tereyağlı kruvasanın, akşam içtiği şarabın vicdan azabını, o muazzam mimarinin arasında ter atarak dengeliyorlar. Yani sanki Paris insanının sporu bile bir keyif matematiği üzerine kurulu.
Üstelik şehir de “gel bende koş” diyor. Belediye, arabaları şehirden kovup yolları koşuculara ve bisikletlilere teslim etmiş. Bizde kaldırımda yürümek bir engel atlama branşıyken, onlar Seine Nehri kıyısında bir tek araba egzozu solumadan kilometrelerce “kendini bulma” seansları yapıyor. Onlar için koşmak; bir sosyal statü, bir disiplin, “ben kendime değer veriyorum” deme biçimi.
Sonra İstanbul’a indim tabi ve bizim o meşhur “koşturmacamızla” burun buruna geldik. Bizde de herkes bir hız peşinde ama aradaki fark dağlar kadar! Parisli parkta kendiyle baş başa kalmak, zihnini boşaltmak için koşarken; biz burada vapurun kapısı kapanmasın, patronun suratı asılmasın, ya da o meşhur “ekonomik kriz” canavarı bizi yutmasın diye tabanları yağlıyoruz. Onlarınki kaliteli bir yaşam için atılan “tercihli” adımlar, bizimkisi ise nefes nefese bir “hayatta kalma” mücadelesi.
Düsündüm de sonrasında bize dışarıdan baksalar bizi daha çevik sanırlar. Çünkü biz her sabah enflasyona karşı depar atıyor, toplumsal gerginliklerin arasından zikzak çizerek geçiyoruz.
Kısacası dostlarım, dünya gerçekten koşuyor ama rotalar çok farklı. Paris’te insanlar daha sağlıklı bir “ben” için finiş çizgisine bakarken; biz burada günü “hasarsız” kapatma maratonunda ter döküyoruz. Umarım bizlerin de bir gün sağlıklı yaşam için koştuğumuz huzurlu zaman ve mekanlarımız olur.
Haftaya görüşmek dileğiyle.
Yazar:
Prof. Dr. Anıl ERTOK
Güzel Sanatlar ve Tasarım Fak. e. Dekanı









yorum Yap