Sabah kalktın, uykunu tam alamamışsın. Bir yandan vize haftasının yorgunluğu, bir yandan da “Bugün erken kalkacağım.” sözünün pişmanlığı…
Saatine bakıyorsun: “Uykun verimsizdi.” Vay be, daha gözümü açmadan yetersiz ilan edildim.
Artık hepimizin bileğinde bir koç var. Küçük, akıllı, sessiz… ama her an bizi izliyor: “Bugün sadece 4.231 adım attın.”, “Stres seviyen yüksek.”, “Nefes almayı unutma.” Hadi dürüst olalım; bazen bu bildirimler motivasyon değil, suçluluk duygusu yaratıyor.
Kampüste yürürken, kulaklık takılı, aklımız final ödevinde… Bir de bilekte “Hedefin altındasın.” hatırlatması. Ya o hedef kim? Kim belirledi 10.000 adımı mesela? Belki bugün 4.000 adım attım ama üç sunum yaptım, iki quiz verdim. Bu sayılmıyor mu?
İşte burada başlıyor görünmeyen baskı: mikro-stres.
Adını bile duymamış olabilirsin ama yaşıyorsun. Her “Az hareket ettin.” bildirimiyle bir tık daha sıkılıyorsun. Her “Uykun kötüydü.” mesajında kendini sorguluyorsun. Sürekli bir yetememe hâli… Oysaki bazen hiçbir şey yapmamak da bir ihtiyaç. Bazen oturmak, durmak, boş boş bakmak da “kendine iyi bakmak”tır.
Akıllı saatler kötü demiyorum. Nabız ölçsün, uyku takibi yapsın, eyvallah. Ama sürekli bir performans gösterme zorunluluğu — işte o sıkıntılı. Özellikle kampüs gibi zaten stresli bir ortamda, bu minik bileklik bir anda ekstra bir jüri üyesine dönüşüyor.
Belki de bazen saati kolundan çıkarıp bir yürüyüşe çıkmalısın. Kaç adım attığın umurunda olmadan. Belki de o gün hiçbir şey kaydetmeden sadece “yaşamalısın.”
Çünkü unutma sevgili kampüslü: Kendini takip ederken kendini kaybetme.
Yazar:
Aleyna Fatma Arslaner
Gazetecilik Öğrencsi









yorum Yap